O Günün Sabahı
Kayseri’nin dar sokaklarında yürürken içimde garip bir sıkıntı vardı. Güneş, pencerelerden sızan ışıkla gözlerimi kamaştırıyor, ama içimdeki karanlık, tüm o ışığı boğuyordu. Bugün günlük tutma hissim, içimdeki bu boşluğu yazıya dökme isteğiyle karışmıştı. İnsanlar sokakta telaşla gidip gelirken, ben durup düşündüm: Hz. İsa’yı kim öldürdü? Bu soru yıllardır insanlığın aklını kurcalamış ama bugün sanki cevap bana dokunacakmış gibi hissettim.
Kalabalık ve Sessizlik
O sabah Kayseri’nin çarşısında yürürken, kalabalığın içinde bile yalnız hissettim. İnsanlar alışveriş yapıyor, kahkahalar atıyor, ama ben sanki herkesin yüzünde o eski günlerin suçluluk, korku ve ihanet gölgesini görebiliyordum. Hz. İsa’nın etrafındaki insanlar… kimler düşünmeden ihanet etmişti? Kimler sessiz kalıp izlemeyi seçmişti? Bu sorular zihnimde çığ gibi büyüyordu.
Bir bankta oturdum. Cebimde eski, yıpranmış bir defter vardı ve kalemimi elime aldım. Yazarken içimde biriken duygular, kelimelere dönüşüyordu. “İnsanlar bazen korkularıyla hareket eder, bazen açgözlülükle… Ama hiçbiri, göz göre göre masum birini öldürmeye hazır olduklarını kabul etmez.” Kalbim sıkışıyordu. Hz. İsa’nın masumiyetini düşündükçe içimde bir acı yükseliyordu; ama bu acı aynı zamanda bir merak, bir sorumluluk duygusu yaratıyordu.
O Küçük Sokak
O gün, özellikle bir sokak var ki… Dar, taşlı, eski evlerin arasında kaybolmuş bir sokak. Orada yürürken, kendimi birden geçmişin içinde gibi hissettim. Sanki bir zaman yolcusuydum ve Hz. İsa’nın son günlerini izliyordum. İnsanların yüzlerindeki korku, sadakatsizlik, ihanet… Gözlerimde canlanıyordu.
Bazı yüzler, tanıdık gibi geliyordu. Sanki o gün orada olanlardan biri, bugün yanı başımda yürüyordu. O an anladım ki, Hz. İsa’yı öldüren sadece bir kişi değildi. Onu öldürenler; korku, öfke, kıskançlık ve ihanetin birleşimiydi. Benim içimdeki o acı, sadece geçmişi anlamaya çalışmanın getirdiği bir duyguydu.
Gözlerimdeki Yağmur
O gün öyle bir yağmur yağdı ki Kayseri’de… Küçük damlalar alnıma düşerken, kalbimden de aynı şekilde bir şeyler akıyordu. İçimdeki hayal kırıklığı, umut kırıklığı ve tarifsiz bir merak. Günlük tutarken yazdım: “Belki de insanın yaptığı en büyük ihanet, sessiz kalmaktır. Sessiz kalmak, izlemek… Ve sonunda masum birini ölüme göndermektir.”
Gözlerimi kapattım ve hayal ettim. Hz. İsa’nın gözleri… Ne kadar derin, ne kadar masum ve ne kadar da insanın kalbini sarsan bir sevgiyle dolu. İnsanlar onu anlamamıştı. Anlamak istememişti. Ve belki de en acısı, öldürenlerin bir kısmı, kendi elleriyle değil, ama kendi korkuları ve kaygılarıyla onu ölüme sürüklemişti.
Gece ve Sessiz Çığlıklar
Akşam olunca, evime dönüp defterimi açtım. Sokak lambalarının titrek ışığı odama düşerken, yazdıklarımın her kelimesi bir ağıt gibi geldi bana. “Hz. İsa’yı kim öldürdü?” diye sorarken, aslında cevap çok daha karmaşık: İhanet edenler, korkanlar, sessiz kalanlar, haksızlığı görenler… ve bazen de yalnızca zamanın kendisi.
O gece penceremin kenarında oturup düşündüm. İçimde bir umut vardı, bu hikâye geçmişte kaldı ama insanın kalbinde iz bırakıyor. Belki de önemli olan, kimlerin öldürdüğü değil, kimlerin hâlâ yaşamayı, sevgiyi, merhameti seçtiğiydi.
İçimdeki Yankı
Yazdıkça anladım ki bu soru benim için sadece tarihî bir merak değil, bir vicdan sınavı. İçimde yankılanan duygular; hayal kırıklığı, şaşkınlık ve aynı zamanda derin bir umut. İnsanlar hata yapar, ihanet eder ama insanlık hâlâ yeniden başlamak için bir şans taşır.
Sonra bir an durdum. Kalbimde hafif bir dinginlik, gözlerimde ise sessiz bir gözyaşı. Hz. İsa’yı kim öldürdü? Kimse… ama herkes bir parça sorumluydu. Ve belki de en acı veren ders, bunu anlamak ve kendi içimizdeki ihanetleri fark etmekti.
Sabahın İlk Işığı
Ertesi sabah, güneş yavaşça doğarken, Kayseri’nin çatılarından şehre yayılan ışıkla birlikte, içimde bir huzur belirdi. Defterimi kapattım ve düşündüm: Her birimiz kendi küçük ihanetlerimizi ve korkularımızı görebiliriz. Ama insan olmak, aynı zamanda sevgiyi seçmek, umut etmektir.
O sokaklarda yürürken, bir kez daha sordum kendime: Hz. İsa’yı kim öldürdü? Ve cevap geldi içimden: Kimse tek başına değil, herkes bir parça. Ama hâlâ yaşamak, hâlâ sevmek, hâlâ insan kalmak elimizde.
Kayseri’nin sabahında bir kahve aldım ve pencerenin kenarına oturdum. Yağmurun ıslattığı sokaklarda yürüyen insanları izledim. İçimdeki hikâye burada bitmedi, ama belki de ilk kez bu kadar yakından hissedilmişti. İnsanlar hata yapar, ama kalplerimiz hâlâ doğru yolu seçebilir.
Bu şehirde, bu sokaklarda, bu kalpte… Hz. İsa’nın hikâyesi ve onun öğrettiği sevgi hâlâ yaşıyor. Ve ben, defterimi açtığımda, bunu yazmaya devam edeceğim.